Toplantı odaları şirketlerin kutsal sunaklarıdır. Toplantıda olan kişiyi arayamazsınız, ona toplantı boyunca ulaşmanız mümkün değildir. Peki bu odalar gerçekten addedildiği gibi önemli midir?
Gerçek anlamda çalışmaktan bahsedildiğinde; beyaz yakalılar için bir rapor yazmak, bir araştırma yapmak, beyanname hazırlamak vb. işlerden bahsetmemiz gerekir. Çıktısı bir ürün olan ya da ürün ya da hizmet üretmek üzere başkasına teslim edilen bir işi yapmak gerçek anlamda iştir.

Bu anlamda toplantı gerçekten iş midir?

Yoksa gazete okumak, internette gezinmek gibi işe yakın bazı etkileri olan bir yan faaliyet midir?
Gerçek anlamda işi yapmak için bize gereken enerjiyi, başlama azmini bulamadığımız ya da karar vermeyi geciktirmek için bulduğumuz uzatma geçiştirme taktikleri midir? Toplantıya şu metaforla bakmak toplantılara bakış açınızı değiştirebilir. Uzun bir yolculuktasınız, yolculuk boyunca yapmanız gereken şeyler, dikkat etmeniz gereken bir yol var.  Zaman zaman bir yerde durup, dinlenip haritaya baktığınız bir zamandır toplantı. Bu zamanın uzaması ve oyalanmanız, sizi yolunuzdan alıkoyacaktır. 

Toplantı fiili eylem olarak beyaz yakalıların ya da yönetici sınıfının yaptığı, çalışmaktan çok karar vermeye yönelik, bir anlamda statü belirten bir eylemdir. Toplantı yapıyor olmanın bizleri bir üst konuma yükseltiyor olması, sıklıkla toplantı eyleminin arkasına sığınmayı gerektirir; ki bu araç çok uzunca bir süredir çeşitli bahane ve ulaşılamamak için kullanılan bir kalkana dönüşmüştür.

Eşinden gizli bazı işler çeviren çalışan koca ulaşılamaz olmasını bu şekilde açıklar:

“Toplantıda idim şekerim.”

Bizler iş saati içinde, iş dışı yaptığımız faaliyeti yürütürken, örneğin mesai saatinde bir şekilde alışveriş için çıkmış ve kalabalık ortamda telefonu açamıyorsak, sakin bir mekân bulduktan sonra; “Pardon biraz önce toplantıda idim, telefonu açamadım”’ı yapıştırırız.

Bizlerin kötüye kullanımları nedeniyle toplantı kelimesinin imajı bozulmuş, içi boşaltılmıştır.

İşte bu nedenle iş dünyası, imajı bozulmamış yeni kelimelerle bu toplantının bildiğimiz toplantılardan farklı olduğunu anlatmaya çalışırlar. Yuvarlak masa toplantısı, arama toplantısı vb. Bir de sık sık, gerekli gereksiz beyin fırtınası yapılan durumlar var ki beyin olmadığından gönüllerde sadece fırtına yaratmaya yarıyor.

Toplantıda geçen zamanların büyük bir kısmı boşa geçirilen zamanlar olabiliyor. Uzun ve katılım
zorunluluğu olan bürokratik ve hiyerarşinin çok yoğun olduğu şirketlerdeki toplantıların verimli olduğundan bahsetmemiz mümkün değil. Toplantıda ne konuşacağına dikkat etmek, kendisine sıra gelmesini beklemek, bir yandan toplantıda makul mantıklı konuşup diğer yandan kimsenin ayağına basmamak gibi kuralları uygularken toplantının verimli geçmesini beklemek imkânsızlaşır.

Geçenlerde ağır hiyerarşik bir şirkette çalışan arkadaşım, tüm şirketin katıldığı hafta sonu toplantılarından dert yanıyordu. Bir hafta sonunu şirketin hiç de yaratıcı olmayan yönetimi ile toplantıda geçirmek, şirketin yıllık faaliyet raporları, uzun ve ağır konuşmalar, ardından başarılı
personele plaket töreni olduğunu anlattı. “Neden tüm hafta sonunuzu aldılar, etkili bir sunum oldu mu, toplantı sonucu ne oldu?” diye sorduğumda. Toplantının kendisine iyi geldiğini, bu şirkette kesinlikle çalışmayacağı kararını o toplantıda verdiğini söyledi.

Dünyanın en yaratıcı ve dinamik CEO’larının toplantı konusunda ünlü kuralları var. Amazon CEO’su
Jeff Bezos toplantıya katılan kişilerin sayısını optimumda tutmak için iki pizza kuralını koymuş. Katılan kişi sayısı iki pizza ile doymayacak sayıda ise toplada fazla kişi olduğunu söylüyor.

Elon Musk’ın çok yakınlarda çalışanlarına yolladığı mailde toplantı için şu notları var:

● Aşırı sayıda toplantı yapılması büyük şirketlerin gittikçe kötüleşen vebasıdır.

● Toplantıda bulunan herkes için faydalı olduğundan emin değilseniz büyük toplantıları terkedin, faydalı ise kısa kesin.
● Sık yapılan toplantılardan kaçının, ancak acil durumlarda sık toplantı yapın, acil durum çözülünce sıklığı azaltın.
● Eğer toplantıya katkıda bulunmadığınızı hissediyorsanız toplantıdan çıkın.
● Başkalarının anlamama ihtimaline karşı jargon kullanmayın. Açıklama gerektiren durumlar iletişimi
engeller.
● Hiyerarşi gözetmeden doğrudan iletişim kurun, eğer bir yönetici hiyerarşi zincirine göre iletişim kurulmasını istiyorsa uzun süre burada çalışamayacaktır.
● Kurallara değil sağduyunuza güvenin. Eğer bir şirket kuralını uygulamak Dilbert karikatüründe bulabileceğimiz absürt bir durum yaratıyorsa kural değişmelidir.

Bu yazı, Dünya Gazetesi’nde 18 Mayıs 2018 tarihinde yayımlanmıştır.

Ayşe Uça
Datassist Bordro Servisi
CEO

0 CommentsYoruma kapalı

Yorum bırakın

Kariyerlerini belirleme anlamında gençler çok ayrı yollarda ilerliyor. Kimisi kariyerini küçük yaşlardan belirliyor, milyon kere karar verip bozsa da illa ki kariyerimi ben belirleyeceğim diyor. “Benim için en iyisini ben bilirim” misali.

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın paylaştığı TED konuşması benim açımdan hayat kurtardı. Dan Gilbert‘in The Surprising Science of Happiness adlı konuşması, seçme özgürlüğünün çok yüksek olmasının mutsuzluk getirdiğini, (seçenekler arasında boğulan gençleri düşündükçe onlar adına üzüldüm doğrusu) seçme şansı olmadığında kişinin mutlu olmayı seçtiğini anlatıyordu. (Görücü usulü ile evlenen anne ve babalarımızın bizlerden çok daha mutlu olması da böyle bir şey olmalı!)

Bu denli özgüvenli olmaları bu kafalarına göre takılan gençlerin mutlu olmalarını engelliyor, peki başarılı kariyerleri oluyor mu acaba?

Bir de ne yapacağını bilemeyip sağa sola danışan var! Bu grubun durumu kritik ve burada bize iş düşüyor: Sordukları kişiler çoğunlukla kendi deneyimlerini övme, şu andaki şartları çok fazla düşünmeksizin ben yaptım oldu, en büyük benim, en akıllı benim kafalarında! Ya sen yaptın oldu da bu genç sen mi? Bu gencin yetenekleri, şu andaki ekonomik şartlar hemen hemen hepsi farklı.

Öneriler ağırlıklı olarak “Mühendis ol”, “Hukukçu ol” şeklinde devam etmekte. Kariyer konusunda birine danışmak ve bu kişinin “tecrübelerinden yararlanmak” iyi de; bu tecrübe o kişinin tecrübesi. Bu tecrübeyi günün şartlarına uygulamak, dış ortamın hiç değişmediğini varsayan laboratuvar deneyi gibi değil mi?

Bunun örneğini de bizzat yaşadım.

Çaresizce yardım aradığım zamanlarda ikisinin de yeteneğine hiçbir laf edemediğim, son derece iyi olan iki müzisyene kızım için aynı soruyu sormuştum. Müzik kariyerinde başarısız olandan, “Kesinlikle ana işi müzisyen olmasın bunu hobi olarak yapsın” cevabını aldım. Kendi alanında en yüksek noktaya çıkmış olan kişi ise “Kesinlikle müzikten başka işin olmamalı ki başarabilesin!” dedi.

Bu iki cevap da doğru ama bunun kızıma hiç faydası olmadı…

“Kariyerim için size danışmaya geldim” gibi bir geyik yaparsanız, karşılığında bir geyik alırsınız.

Danışacağınız kişinin durumunu oldukça kapsamlı değerlendirmek gerekiyor, düşündüğünüz gibi başarılı mı? Ne yapmış da başarılı olmuş eğer bunu anlama şansınız varsa sorun derim. Belki babasından iyi miras kaldı çocuğum ve hatta bu mirasla çok daha iyisini yapabilir de bu kadar yaptı. Önce bu kişinin başardığı konuyu saptayın, sonra onun şartlarını az çok değerlendirdikten sonra bir çerçeve çizdiniz. Tamam şimdi bu alanda soru sorduğunuzda aldığınız cevap anlamlı olacaktır!
Eğer örnek aldığınız kişi Harvard mezunu ise siz kıçınızı yırtsanız onun bulunduğu konuma gelemeyeceksiniz. Harvard’a girmek için ne tür yol izledin, günde kaç saat çalıştın, seçimlerini ne yaptın deme şansınız ve konumunuz varsa bunu sorun, alacağınız cevap kesinlikle işinize yarayacaktır.

Soracağınız kişiyi doğru seçin, arayın tarayın, hangi alanda neden başarılı olduğunu anlamaya çalışın, bunun hedefiniz olup olmadığını hissedin sonra daralttığınız alanda sorunuzu sorun lütfen, ne kendi vaktinizi nede başkasının vaktini almayın.

Bana sorarsanız; seçtiğiniz kariyer ile kazanacağınız para sizi mutluluğa götüremez, siz bu işi yaparken mutlu olabilecekseniz ancak o zaman mutlusunuzdur.