Bilmek, Bilmemek, Bildiğini Sanmak!

Bu yazı, Dünya Gazetesi’nde 28 Temmuz 2017 tarihinde yayımlanmıştır.

“Bilmediğini bilmek en iyisidir. Bilmeyip de bildiğini sanmak tehlikeli bir hastalıktır.”
Lao-Tzu

Sizin de çevrenizde böyle kişiler mevcut mu?

Okumayan, en azından bildiğimiz yöntemlerle öğrenmeyen ama güneşin, ayın ve yıldızların altındaki her şeyi bildiğini düşünen.

Çevremizde her konuda ahkam kesen kişilerle karşılaşıyoruz, toplu sohbetlerde sesleri çok duyulan kişilerdir bunlar. Kendilerinden eminlerdir.

Vapur yolculukları sırasında ahbap olduğum oldukça popüler bir delikanlı, liseye kadar yaptığı öğrenim dışında hiç kitap okumadığını ve okumaya gerek olmadığını söyledi Bir defasında kız arkadaşının kendisine çok ince bir kitap verip okumasını istediğini ancak birkaç sayfadan öteye geçemediğini, okumayı gereksiz bulduğunu söyledi. Bu kişi sohbetlerde oldukça sesi çıkan; eğlenmeyi çok seven esprileri ile oldukça fazla dinleyicisi olan, sosyal bir insan ve en azından hayata ilişkin bilmesi gereken her şeyi bildiğini ya da istediği zaman bulacağını düşünüyor.

“Neyi merak edersem internette bir tık uzağımda. Okumaya ne gerek var?”

Sosyal medya sayesinde her konuda yüzeysel bir biçimde bilgi sahibiyiz. Facebook’ta Mevlana Celaleddin Rumi’ye atfedilen sözleri okuyarak hayatın sırrını bildiğini düşünmek oldukça üzücü bir durum.

Dahası sadece izleyerek öğrendiğini söyleyen bir başka tanıdığım, aklımda hep aynı soruyu uyandırıyor: Yalnızca video ve film izlemek okumanın yarattığı etkinin yerine geçebilir mi? Okuduğumuzda hayal gücümüzü kullanarak bir dünya yaratırız. Bu tamamen bize özel bir dünya değil kuşkusuz. O güne değin gördüklerimizden, izlediklerimizden ve okuduklarımızdan ebeveyn ve yakın akraba ile iletişimizden oluşmuş bir sentez ile hayal ediyoruz. Ancak sadece dışarıdan dayatılan imajlarla yaşamak bizleri her geçen gün biraz daha az özgün kılmakta.

Bulunduğumuz dünyada her şeyi bilmemize imkan yok, elbette başkalarının görüşlerinden yararlanılacak. Zaman zaman konusunda uzman olduğunu bildiğimiz kişilerin ellerine bırakacağız kendimizi. Ya bizim uzman olduğumuz konularda ya da uzmanlık alanımıza komşu konuları kaynağından araştırıp bilmek zorundayız. Konumuzu öyle bilmeliyiz ki üzerinde değişikler yaşandığında da kolay uyum sağlayalım, bu bilgilerle başkalarına yardım edebilelim. Yan konularda bilmediğimiz alanları kolayca algılayıp öğrenmeye için harekete geçebilelim.

Bildiğini sanmak ama ‘yalan yanlış bilmek’; işte en korkutucu olan budur.

Kendi işinizi detayıyla bilmemek.

Kendi işinizi icra ederken, işin detaylarını bilmemek ve hâliyle şirketinizin ana işinin detaylarında başkasının bilgisine güvenmek risk yaratır.

İşin bir başka yönü daha var, çok fazla bilmek ve konusundaki en iyi uzmanlardan biri olmak.

Uzman olduğumuz konularda önceleri bize sorulan sorular araştırma yapmamızı sağlar, ancak kendimizden çok emin olduğumuz bir an gelir ki bir süre sonra araştırmayı keseriz: Bizden daha iyi bilen yoktur. O noktada gelişme durur, birçok sanatçı, araştırmacı, müzisyenin düşüş noktasıdır bu.

Bazı durumlarda konumuzu bilsek bile bildiğimizi düşünmek bizi farklı bakış açıları ile düşünmekten, yaratıcı olmaktan uzaklaştırır. Zaman zaman çok iyi bildiğimiz uzman olduğumuz konularda bilinçli olarak bilmemek yolunu seçmek bize çok şey kazandırabilir.

Bilinçli olarak bilmemeyi seçmek bildiğini düşünerek kendinden fazla emin olmanın cehaleti ile bakmayı önler, bize yepyeni buluş ve farklı açılar kazandırabilir. Bilmemeyi seçmek bize yeni şeyler öğrenmenin kapılarını tekrar açar.

Bilgiyi temel alırsak, bir basamak gibi bizi ileteceği aşamalar şöyle şekillenecektir:

Bilgi, ‘Anlama’ya evrilir. Bu anlayış ise ‘Analiz’i önümüze sunar. Analiz, her ne kadar çok sık karıştırılsa da, bizi ‘Sentez’e ulaştıracaktır.
Sentezden sonraki durağımız ise, kaçınılmaz olarak ‘Değerlendirme’ olur. Bütün bu aşamalar sağlıklı bir şekilde ilerlemişse, değerlendirme evresinin de nihayetinde varacağımız yegane son ise ‘Yaratıcılık’ olacaktır.

Bilmek ve bilmemek arasındaki mesafe çok kısadır.

Bunu bir mesafe ile ölçersek diyelim ki 10 metre, 10 metre sonra bilgiye ulaşacağımızı biliriz. Mesafeyi tahmin ettiğimizi farzedelim. Bazı durumlarda mesafe 100 metreye bazı durumlarda 1000 metreye çıkar, belki de kilometrelerce uzar ama sonunda bilmediğimiz konuyu, kendi yeteneğimize ve öğrenim hızımıza orantılı olarak öğreniriz.

Peki ya bilmediğimizi bilmiyorsak!

Bu durumda mesafe sonsuza kadar uzayabilir.

Ta ki bilmediğimizi idrak edene kadar…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir