Belgin Doruk’un Şapkası

Bu sabah, okul servisine binmesi için kızımı zamanında hazırlamış, tam istediğim vakitte ofise gelmiştim. İlk toplantım saat 11:00’deydi. Ve ofise gelir gelmez kimse bana acil bir durum bildirmemişti.

Sabah işe geldiğimde ilk önce e-mail’lerimi kontrol etmeyi çoktan bıraktım. Önce zaman yönetimi dosyamı açar, günün anlam ve önemini, günümü dolduracak ana konuyu seçerim. Eğer güne e-mail kontrolü ile başlarsanız dünyanın bilmem neresinden bile size talimat veren bir kişinin, acil cevap verilecek bir arkadaşın veya iş ortaklığının e-mail’i ile karşılaşır, birden onlara cevap verme veya e-mail’deki talimatı gerçekleştirme gibi bir ruh hali içine girebilirsiniz. O zaman, gününüzü planlayan onlar olur. Bu yüzden önce günümü planlar, sonra maillerime bakarım.

İlk iş hayatına atıldığım günlerden beri sabah gazete okumak bana tembellik alameti gibi gelir, hele alt düzey bir memursanız, ne haddinize gazete okumak, göz ucuyla bile bakamazdınız. Hemen makineler, defterler açılırdı, harıl harıl çalışmaya başlardık.

Bir ara çalıştığım bir danışmanlık şirketinde benimle aynı niteliklerde, fakat farklı kadroda olan arkadaşlarla aynı odada çalışma durumunda kalmıştım. Bu kadro saat 09:00 civarı işe gelir, ellerinde kahvaltılıkları, kahveler alınır, sonra gerinip günün gazetelerine şöyle tembel bir hareketle ulaşılır ve sabah mahmurluğu içinde önce sessiz bir ortam olur, daha sonra gündem belirlenir ve derin bir sohbet başlardı.

Benimse, ilk çalıştığım organizasyondan aldığım şirket kültürü o denli derinlere işlemişti ki, işe gelir gelmez sandalyeyi çeker, başlardım hesap makinesinin tuşlarına dokunmaya. Aslında dokunmak biraz hafif kaçtı, tuşlara “dan dan” vururdum zahir. Bak siz oturuyorsunuz, ben çalışıyorum, der gibi.

60’lı dönem Türk filmleri ile büyümüş bir kuşağın çocuğu olarak siz yatın, elbet bir gün iş başvurusu için bana geldiğinizde patron koltuğuna arkası dönük oturmuş, puantiyeli elbiseleri içinde elinde eldivenler, kocaman şapkasını sallayarak dönüp, eskiden onu küçük gören sevgilisine bakış atan Belgin Doruk gibi bakmaz mıyım yüzünüze mağrur bir şekilde?

Gürültüden rahatsız olan arkadaşlar, gazetelerinin üzerinden “sabah sabah rüyanda mı gördün be kızım?” der gibi bakar, gazetelerini şöyle bir haşırdatarak okkalayıp tekrar devam ederlerdi sabah mahmurluğuna.

Aldığım kültür buydu yani. Yönetim kademelerinde yükseldikçe bu kural değişmedi Masama oturup bir türlü gazete okuyamadım. Kimseye hesap verme durumunda değilken bile, yapılacak her iş yapılır, akşam olur. Eğer vakit kalmışsa gazetelere bakılır, olmazsa, akşam çıkarken yolda okumak üzere elime alırım.

Bu sabah öyle olmadı. Masamda yaklaşık 42 cm kalınlığındaki yığına ulaştım ve Financial Times’ın ilk sayfalarını çevirdim. Aman Allah’ım hayır!!! “Verimli yöneticiliğin tarifi” başlıklı yazıda “yönetmeyen” yöneticileri anlatıyor, dahası elinde gazete, ayağını da masaya uzatmış bir yönetici resmi… İyi ki bir de masaya ayağım uzanmış değil, yok bizim kültürümüzde öyle masaya ayağını uzatmak, hele kadın yönetici olarak söz konusu bile değil…Yazı, Kanadalı bir danışmanlık şirketinden alıntı yapmış, ”hiçbir şey yapmayan yöneticiyi işten atıp yerine bir kum çuvalı koymanız daha güvenlidir” ve devam ediyor. Uzun yıllar boyunca yöneticilik, sanayi devriminden beri zaten doğası gereği kendisi üretmeyen fakat üreten kadroların daha çok üretmesine yönelik kontrol kendisine bahşedilmiş bir makam olarak görülür. Yöneticiler, kendileri servet yaratmazlar. Yöneticiler, çalışanların servet yaratmak üzere gelişmeleri ve üretken olacakları ortamlar hazırlarlar.

Bilimsel yöneticilik öğreten Amerikan okullarında yönetimle çalışanlar arasına kesin bir çizgi çekilir. İşi sadece planlamak, organize etmek ve yönlendirmek olan yöneticilerle, yönetimin direktiflerini yerine getiren görevli çalışan kadrosu arasına….

Yazı, F. J. Roethlisberger ve Dikson tarafından 1939 yılında yazılan, 2003 yılında yeniden basılan Yönetim ve Çalışan (Management and the Worker) kitabından esinlenerek yazılmış. Şirketi başarıya ulaştıran üç elementten söz ediliyor; kurumsal yapılanma, iletişim ve motivasyon. Yöneticilerin görevlerini yaparken kendilerini nasıl motive ettikleri ile çalışanların performansı arasında doğrudan bir ilişki olduğunu söylüyorlar. Yeni yönetim teknikleri uygulayan danışmanlar, yöneticiliğin ünvanla bir bağlantısı olmadığını; organizasyona şekil verme, iletişim ve motivasyonla ilgili her çalışanın, bir parça yönetici olduğunu savunuyorlar.

Yöneticinizin sizi yönetip yönetmediğine ilişkin bir de test var.

Yönetici veya ekibi, şirketin yeniliklere adaptasyonunu sağlayan değişikliklere yol açıyorlar mı? Yoksa, yenilikleri engelleyen bir tutum içine mi giriyorlar?
Yönetici veya ekibi, iletişimin şirket içinde rahatça akmasını mı sağlıyor? Yoksa edindikleri bilgiler, kendilerine saklanıp kara bir boşlukta kayıp mı oluyor?
Yönetici veya ekibi, yanında çalışanları mutlu ve motive edici bir biçimde mi davranıyor? Yoksa motivasyon konusunda tam tersi toksik bir etki yaratıp performans düşüşüne mi yol açıyor?
Eğer bu kadro yerinde olmasaydı şirket şu andan bulunduğu durumdan daha mı az etkin, verimli ve karlı olacaktı?
Özellikle bu son soruya cevabınız hayırsa, ilgili yönetici için yeni bir düzenleme yapılması gerekir.

Bahsettiğim danışmanlık şirketinde yöneticimizin başlıca görevleri şunlardı:

Her şeyin hiç şaşmayan bir incelikle eskiden yapıldığı gibi yapılmasını sağlamak.
Organizasyonel işleyişe ilişkin bir fikrin, bin bir dereden su getirilerek, gereksiz, gayri kanuni ve hatta abesle iştigal olduğunun bilimsel ve teknik olarak ispatı.
Siyasi, ekonomik gündem üzerine çalışanlarla yürütülen münazaralar.

Sonunda Belgin Doruk gibi bir patron olamadım, danışman kadrosundaki arkadaşlar da bana iş müracaatı yapmadılar ama bu danışmanlık şirketinin artık olmadığını belirtmeye gerek yok sanırım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir